• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Jîr Jan Amedî
jirjanamedi@gmail.com
SINIR KAVRAMI ÜZERİNE KISA BİR DEĞERLENDİRME
04/03/2026


Bu kısa makalede kavramsal karmaşayı azaltmak ve olası çeviri hatalarından kaçınmak amacıyla, fiziksel nitelik taşıyan sınırları maddi sınırlar olarak adlandıracağım. Maddi sınırlar, klasik coğrafi anlamda mekânları birbirinden ayıran dağ, tepe, deniz, nehir ve vadi gibi doğal unsurları kapsadığı gibi, modern siyasal düzen içinde devletler arasında çizilmiş tel örgüler, duvarlar ve benzeri yapay ayrımları da içerir. Buna karşılık, kelimelerle kurulan anlam çerçeveleri, kavramların zihinsel sınırları ve bireyin hem kendi benliğiyle hem de toplumla kurduğu ilişkileri belirleyen ayrımları ise manevi sınırlar olarak tanımlayabiliriz. Bu ikili ayrım, sınır olgusunun hem somut hem de soyut boyutlarını daha açık, tutarlı ve karşılaştırılabilir biçimde ele almamıza yardımcı olabilir.

İnsanoğlu sınır kavramını haritalardan, devlet ve millet kavramlarından çok önce tanıdı. Aslında belki tüm varlıklar için de aynı şey söylenebilir. Sınır, varolmak ile varolmamak arasındaki ince çizgidir diyebiliriz. İnsan kavramı ile ilgili bir makalemde “insan” kelimesinin Kürtçedeki “naskirin” yani tanımak - tanışmak kavramından türediğini açıklamaya çalışmıştım. Tanımak, “Başkalarını görmek, varlığını kabul etmek” anlamlarını içerir. Tanışmak ise, birbirlerinin varlıklarını ve dolayısı ile sınırlarını kabul etmek demektir. “İnsan” kelimesi bu sosyal anlamı ile Arapça, Farsça ve Türkçeye de geçmiştir. Böylece sınır, insanın var olması ile beraber bilinçli ya da bilinçsiz ama zorunlu olarak karşılaştığı şeydir. Bu aynı zamanda insanın diğer insanlar, toplum ve karşılaştığı her varlık ile arasındaki ayırım çizgisidir de. Öyle ise sınır, çizgilerden, haritalardan, mühürlerden ve pasaportlardan önce insanın kendisiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkmıştır.

Delfi Tapınağı’nın kapısına yazılan “kendini tanı” çağrısı ya da emri, bu gün koşullarında içe dönük bir bilgelik çağrısı olarak okunabilir. Aslında bu söz, insanın neyi yapabileceğini, neyi yapamayacağını, nerede durması gerektiğini bilmesine dair bir sınır bilgisini de içeriyor. Kendini tanımak, aynı zamanda kendi korkularını, cesaretini, başkalarına verebileceği zararın farkında olarak, başkalarının varlığını ve haklarını kabul etmektir. Bu anlamda sınır, ahlaki bir bilinçtir. İnsanın kendisini sınırsız bir güç olarak değil, başkalarıyla birlikte var olan, kırılgan bir varlık olarak kavramasına yardımcı olabilir. Burada sınır bir ölçüdür. Ölçü birimi ise yazmak işinde kelimeler - kavramlar, başkaları ile birlikte yaşamakta ise ahlak kuralları ve mesleki ve evrensel ilkelerde ise etiksel ilkelerdir diyebiliriz.

Kavramlar arasındaki sınırlar çoğu zaman ince ve kaygandır. Örnek olarak sabır, bir sürecin olgunlaşmasını beklemek iken aynı bekleyiş sorumluluktan kaçışa dönüştüğünde tembelliğe dönüşür. İnsan ilişkilerinde de sevdiğimiz kişiye sürekli ilgi göstermekle onu sevgi adına sıkboğaz etmek, ya da rahatsız etmemek için tamamen geri çekilmek arasında hassas bir sınır vardır. Benzer biçimde kontrol ile güven, özen ile bencillik, eleştiriye açıklık ile kendini değersizleştirme arasındaki farkı belirleyen şey niyetimizden çok, davranışlarımızın karşı tarafta bıraktığı etkidir. Davranışlarımız arasında bir ölçü varsa, bunun pratiği sınırdır.

Fiziksel sınır kavramı da tıpkı soyut anlamdaki kavramlar kadar birbirine yakın ve içiçe ilişkilerle açıklanabilir. Bildiğimiz fiziksel sınırlar uzun bir tarih boyunca geçirgen, müzakereye açık, çoğu zaman belirsiz bir şekilde var oldu. Antik dünyada sınır, bir çizgiden çok bir eşik olarak algılandı. Ortaçağ’da hükümranlık alanları sadakat ilişkileriyle tanımlanıyordu. İnsanlar hareket edebiliyordu, göç ediyordu, kaçıyordu, ya da geri dönebiliyordu. Sınır, çoğu zaman mutlak bir yasak değil aksine bir geçiş deneyimiydi. Bu durum şiddetin hiç olmadığı anlamına gelmiyordu ama bahsettiğim dönemde sınır, tek bir merkezin mutlak denetiminde, kutsallaştırılmış bir çizgi de değildi. Bir çok ülkenin millet isimleri ile değil de üzerinde yaşadıkları toprak ya da konuştukları dil isimleri ile anıldığı dönemlerden bahsediyorum. Modern devletle birlikte bu durumun köklü biçimde değiştiği ve bu dönemde sınırın artık bir eşik değil, çizgi olduğu görülüyor. Haritalar üzerinde cetvelle çizilmiş, hukuki metinlerle kutsanmış, askerle ve silahla korunmuş bir hat olarak görülmeye başlandı. Belirgin bir şekilde insanlık tarihinin yüzüne gözüne batan dikenli teller oldu sınır. Devlet, bu çizgiyi hem güvenliğin temeli hem de kutsal bir varlık gibi tanımlar. Bir yandan sınırı yurttaşlarını koruyan vazgeçilmez bir güvenlik aygıtı olarak yüceltir; diğer yandan ona dokunan, onu geçen ya da sorgulayan bedenlere karşı sınırsız şiddeti meşrulaştırır. Sınır bu haliyle bir paradoksa dönüşür. Güvenlik adına kutsallaştırılır ama tam da bu kutsallık, ölümün sıradanlaşmasının da zemini olur. Hatta fetişleşen sınırlar bir çok ulusun da kırmızı çizgisi haline gelir. “Kırmızı çizgi” anladığımız gerçek anlamda kan kırmızısı bir çizgi olarak karşımıza çıkar sınır. Birçok ülkeyi birbirinden ayıran sınırlar kan akan derelerden oluşmuştur. Bu satırı yazarken Xenophon’un Anabasis isimli kitabında anlattıkları geldi aklıma.

Kavramsal ya da fiziksel olarak sınır farklı olanı mı birbirinden ayırır yoksa aynı ya da benzer olanı ayırarak mı birbirlerinden farklılaştırır? Bu soruya verilebilecek net bir cevap var mıdır, emin değilim ama soruyu başka bir şekilde sormayı deneyebilirim. Sınır, ister kavramsal ister fiziksel olsun, bütünüyle farklı olanı ayırmak için mi, yoksa birbirine en çok benzeyenleri ayırt edebilmek için mi ortaya çıkar? Bu sorulara hemen hemen herkesin felsefi, zarif, insan aklına hitap eden bir cevabının olduğunu tahmin ediyorum. Derelerin kırmızı akmasına sebep olan nedenler çoğu zaman fiziksel sınırlar için olmuşsa da dini – ideolojik ve başka nedenler ile de olmuştur. Bazen iki ülke arasındaki kanlı duvar olurken bazen de iki mezhep arasındaki kanlı tarihtir sınır. Şimdi yazarken aklıma geldi: Maddi sınırlar her zaman kanla beslenmiştir.

Felsefi anlamda sınır, birbirine en çok benzeyen şeyleri ayırt etmek için var olur, denilebilir. Sabırla tembellik, ilgiyle müdahale, özgürlükle sorumsuzluk gibi. Ya da narsisizm ile özgüven gibi kavramlar örnek olarak verilebilir. Teslim olmak ile mücadele etmek arasındaki sınır umuttur. Bu kavramlar birbirine öyle yakındır ki, aralarındaki fark ancak ince bir çizgiyle görünür hale gelir. Doğada da durum böyledir. Gece gündüze keskin bir darbe ile geçmez mesela, aralarında alacakaranlık uzanır. Deniz karayı birdenbire kesmez, kıyıyı doğurur ve hatta kilometrelerce uzaktan varlığı hissedilebilir. Bu anlamda sınır, farkı yaratmaz; zaten var olan bir gerçeği işaretler. Bir şeyin ne olduğunu değil, ne zaman başka bir şeye dönüştüğünü gösterir. Buz ile buhar arasında bildiğimiz su vardır ve belki de bu anlamda suyun sıcaklık ve soğukluk dereceleri bir sınırdır.

Ama bildiğimiz anlamda sınırlar bu kadar yumuşak ve narin değil maalesef. Dikenli tellerle örülmüş, tüm canlıların canlarını ve yüreklerini kanatan sınırlardan bahsediyorum. Yüksek duvarlarla yükseltilmiş, mayınlarla döşenmiş sınırlardır bunlar. Denizler mezara, nehirler ölüm tuzağına dönüşür bu sınırlarda. Bu sınırlarda alaca karanlık yoktur. Ya içeridesin ya dışarıda, ya vatandaşsın ya yabancı, ya insansın ya da tehditsindir. Kıyılar kucaklamaz; iter, boğar, yok eder. Eşikler geçit vermez; engel olur, mahkûm eder. Bu sınırlar, benzerlikten doğan belirsizliği görünür kılmak için değil, iktidardan doğan keyfiliği meşrulaştırmak için vardır. Aynı acıyı çekene bile "sen bizden değilsin" der ve insanların ne zaman insan olmaktan çıkarıldığını gösteren aynalara dönüşür.

Sınır iktidar eliyle kitlelere çizilen kaderdir, diyebilir miyiz? Bir halkın kaderi, çoğu zaman o halkın hiç görmediği şehirlerde, kapalı salonlarda, yabancı ellerde yazılır. Masabaşında çizilen çizgiler, sanki tanrıların takdiri gibi topluluklara sunulur. Aslında gerçekte bu sınırlar işgalcilerin cetvelleri ve emperyalistlerin hesaplarıyla şekillenmiş acımasız çizgilerden başka bir şey değildir. Kürdistan halkının kaderi de böyle bir masada, böyle bir sessizlikte, böyle bir yokluğun içinde çizildi.

Sınır burada soyut bir kavram olmaktan çıkıyor, değil mi? Doğrudan insanların alnına kazınan bir yazgı çizgisine dönüşüyor. Aynı dağların gölgesinde doğan kardeşler, cetvelle çekilmiş hatların iki yanına düştü. Biri Türkiye'de nefes aldı, diğeri Irak'ta sessizleşti. Bir annenin bedduası İran'da göğe yükselirken, oğlunun adı Suriye'de kimlik dahi sayılmayan istatistiksel bir belgeye sıkıştı. Kürdistan halkı bu trajedinin mağduru; sınır ise bu oyunun acımasız yönetmenleri tarafından çizilmiş sahnesidir. Dağlar aynı, dil aynı, acı aynı ama kader parçalanmış, bölünmüş, paramparça edilmiş.

Ben Kürdistan örneğini verdim. Siz örnekleri çoğaltabilirsiniz. Bu tüm adaletsizlikler, eşitsizlikler baskı ve zulüm sözde uluslararası kurumların hakemliği ve koruması altında yapılıyor. Bu hakemlerin en bilineni olarak Birleşmiş Milletler örneğini ele alalım. Adına aldanmayın, bu kurum devletsiz milletleri görmez, tanımaz, umursamaz. Mazlum ve güçsüz milletlerin kaderini "meşru" saydıkları devletlerin insafına bırakır. Bu kurumun pratikte, güçsüz halklara karşı kurulmuş "Birleşmiş Devletler"den başka bir karşılığı yoktur. Hiç bilmedikleri, tanımadıkları, yüzlerini görmedikleri insanların kaderine el kaldırırlar; milyonları onurlu bir yaşamdan mahrum bırakırlar. Bu tür kurumlar günümüz devlet sınırlarını meşru görürken, o sınırlar içinde yaşanan her çeşit zulmü makul görürler. Türkiye’de devletin kayıtlı ve kayıtsız örgütleri tarafından öldürülen on binlerce insan, kayıtlara “faili meçhul” olarak geçerken, adı geçen kurumla, “iç güvenlik meselesi” diye sessiz kaldılar. Aynı şekilde Suriye’de, Sudan’da, Yemen’de, Gazzede milyonlarca insan ölüm, zulüm ve açlık ile savaşıyor. Sadece son bir ay içerisinde İran’da 16 bin fazla insan devlet şiddeti ile öldürüldü. Farklı kaynaklardan aldığım bilgilere göre, ölen insan sayısı 20 binden fazladır. Bunlar tanınmış ve kabul edilmiş bir ülke sınırları içerisinde olduğu için “iç güvenlik sorunları” diye kayıtlara geçiyor.

Sınırın ne olduğunu zulüm, ölüm ve açlıktan kaçan insanlara sormak lazım ki, bu konuda çalışmalar var mı bilmiyorum. Ama dinlediğim bazı insan hikayelerinden anladığım kadarı ile sınır, soyut bir devlet meselesinden daha çok acımasız bir gerçektir. Sınır, mayın tarlalarında babasını kaybeden çocuğun gözlerindeki karanlıktır. Denizde boğulan gençlerin son nefesidir. Tel örgülerde, mülteci kamplarında beklerken yaşlanan insanların kırışan yüzüdür, umutsuz bakışıdır. Sınır, doğrudan bedenlere kazınan, kan ve gözyaşıyla yazılan acımasız bir iktidar pratiğidir.

Sınırları aşıp, bedensel olarak sağ salim bir Avrupa ülkesine giren bir mülteciyi düşünelim. Savaştan, işkenceden, tehditten kaçmıştır. Belki günlerce yürümüş, belki denizde ölümle burun buruna gelmiş, belki çocuğunu yolda kaybetmiştir. Belki bir kamyon ya da otobüsün gizli bölmesinde gizlenmek zorunda kalarak günlerce acı ve korkuyla varmıştır; ama varmıştır. İlk kez yabancı bir toprağa ayak bastığında, hayatta kalmanın sevincini değil, bürokratik bir makinenin soğuk dokunuşunu hisseder. Ayrıca yol üzerinde bazı ülkelerde devletlerin resmi makamları tarafından şiddete maruz kalan çok sayıda mülteci olduğu BM kayıtlarına geçmiştir. Göçmen ölümlerinin, sınır güvenlik politikalarının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu artık tüm dünya biliyor. Sınırları, küresel eşitsizliği koruyan ve şiddet üreten fiziksel yapılar olarak düşünebiliriz. (Amerika son zamanlarda ilk karşılaşmayı ölümle yapmaktadır.)

Avrupa’ya ayak basan bir mülteci için ilk temas, bir cama bastırılan parmaklardır, basit gibi görünür. O an, rutin bir kayıt işlemi gibi sunulur, oysa bu temas, görünmez bir zincirin ilk halkasıdır. O parmak izi alındığı anda, mülteci artık bir dosyaya, bir veriye, bir numaraya, potansiyel bir geri gönderme kararına dönüşür. Bedeni hâlâ orada durmaktadır ama kimliği çoktan dijital bir arşive hapsolmuştur.

Sonra mülakat gelir. Saatlerce sürer. Tüm hayat hikâyesi anlatılır, tüm sırları ifşa edilir. Her detay sorgulanır, her ayrıntı not edilir. Mülteci, soruların amacının "iyi niyet" olduğuna inanmak ister. Travmalarını, acılarını tekrar tekrar yaşayarak, çoğu zaman gözyaşları içinde anlatır. Raportör saatlerce gözlerinin içine bakar. İşkenceden kaçan bir insan, işkencede yaşadığı çaresizliği, onur kırıcı anları, en mahrem acılarını, bu sefer bir masanın karşısında, yabancı bir raportörün gözlerinin içine bakarak, anlatmak zorunda hisseder. Çünkü artık kaderi, bir raportörün elinde ve belki de bir çevirmenin ağzından çıkan sözlerdedir. Birebir bildiğimden demiyorum, kimseyi de suçlamıyorum ama yeminli oldukları halde çevirmenlerin tarafsız olacağını kim bilebilir? Çevirmenin menşe ülke ile maddi ya da manevi bağları olmadığını kim garanti edebilir? İlgili ülkelerin cumhurbaşkanları, bakanları, millet vekilleri ve güvenlik kuvvetleri de işe başlarken, “milleti koruyacaklarına” yemin ederler. İltica ofislerinin bazı durumlarda menşe ülke hukuk büroları ile çalıştığı biliniyor. Peki bu büroların, hassas bilgileri ilgili devletlere aktarmadıklarının garantisini kim verebilir? Hele bazı özel sebeplerle, kişisel zorlamalar, takipler, cinsel kimlik, politik muhalefet, inanç değişikliği gibi nedenler ile gelen mülteciler, kime ve nasıl güvenerek tüm hikâyelerini anlatabilir? Her an red cevabı ile yüzleşmek zorunda kalabilir, zulüm gördükleri ülkelere geri gönderilebilirler. İnsan Hakları Derneği verilerine göre, sadece derneğe her yıl, polis ya da farklı kolluk kuvvetleri tarafından ajanlaştırma ya da yalancı tanıklık etmeye zorlama konularında yüzlerce başvuru yapılmıştır. Böyle hassas bir konuda, herhangi bir yere başvurmaktan korkanlar ya kabul etmek, ya da kaçmak zorunda kalırlar. Menşe ülke ile çalışmak, mültecinin var olan bir dosyasının doğruluğunu kontrol etmek amacıyla anlaşılabilir. Bu konuda tartışılacak çok şey vardır ama konunun dağılmaması için kaldığımız yere dönmek istiyorum.

İltica başvuruları insani nedenlerden daha çok artık iş gücü ihtiyacı, politik dengeler ve ülkelerin iç ve dış politikalarına göre de şekillenebiliyor. Agamben’in bu konudaki yorumu oldukça önemlidir. Giorgio Agamben, İstisna Hali" ve "Çıplak Hayat" kavramları üzerinde durur. Bu kavramlarla, siyasal sınırların kimi içeri dahil edip kimi dışarıda bıraktığını, kimin korunabilir bir hayata sahip olduğunu kiminse bu korumanın dışına atıldığını (mülteciler, kamplar) analiz eder. Bu durumda sınır, siyasal varlık ile yokluk arasındaki hattır. Bu da ayrı bir başlık konusudur.

Herhangi bir Dublin ülkesinden red cevabı alan bir mülteci, sadece bir ülkede red almakla kalmaz. İşte o anda, girişte o masum görünen bir şekilde cama basılan parmak izi, mülteci için bir kader sınır çizgisine dönüşür. Dublin Tüzüğü devreye girer. İlk kayıt yaptırdığı ülke onun "sahibi" olur. Artık başka bir Avrupa ülkesine gidemez, başka bir kapı çalamaz, başka bir şans arayamaz. O parmak izi, onu o coğrafyaya zincirler. Ve eğer o ülke reddetmişse, mülteci artık ne ileri gidebilir ne geri dönebilir. Bir arafta, görünmez bir hapishanede gibidir.

Sınır, artık bir parmak izinin içine kodlanmış dijital bir hükümdür. Bu hüküm, çoğu zaman ölüm fermanından farksızdır. Parmak izi, iris taraması, yüz tanıma sistemleri, GPS ve HTS kayıtları ile devlet, sınırı bedenin içine alır. İnsan artık sınırı geçmez, sınır insanla birlikte hareket eder. Kaçsanız da peşinizden gelir. İşte Dublin sistemi bu yeni sınır rejiminin en çıplak, en acımasız örneklerinden biridir. Yıllar sonra başka bir ülkede, belki biraz nefes alabileceğini düşündüğü bir yerde, polis durdurur onu. Bir kez daha parmağını uzatması istenir. Ekranda çıkan bilgi, onun hem geçmişini hem de kaderini belirler. O andan sonra anlatacak hiçbir hikâyesi, gösterecek hiçbir yarası kalmaz. Dublin sistemi içinde mültecinin korkuları, travmaları, hayatta kalma mücadelesi silikleşir. Sadece parmak izi keskin bir çizgi olarak vardır. Bu iz, mülteci için ölümcül bir gerçeğe dönüşür. Geri gönderileceği ülke, onu koruyamayacak bir yer olabilir. Sokakta kalacağı, yeniden şiddete maruz kalacağı, belki de öldürüleceği veya intihara sürükleneceği bir ülke olabilir. Ama sistem bunu bilmek istemez. Çünkü Dublin, insanı değil sınırı korur. Devletler bu sistemle sorumluluğu birbirine atar; mülteci ise arada ezilen bir bedene dönüşür.

Böylece sınır, en son ve en acımasız biçimiyle ortaya çıkar. Artık tel örgüde değil, bedende, haritada değil, parmak ucundadır. Modern iktidarın iki yüzlülüğü de tam burada görünür olur. İnsan haklarından söz eden devletler, aynı anda bu hakları bir biyometrik veriye indirger. Güvenlik söylemiyle kutsanan sınır, mülteci için sessiz bir ölüm fermanına dönüşür. Sınır, artık geçilen bir şey değil, taşınan bir yüktür. Ve bu yük, en çok da hiçbir suçu olmayanların, yalnızca yaşamak isteyenlerin bedenine bindirilir.

İnce çizgilerle bölünmüş bir dünyada yaşıyoruz. Sınırlar varoluşumuzu, hayallerimizi, hatta kim olduğumuzu da tanımlıyor. Gördük ki modern sınırlar, coğrafi gerçekliklerden çok daha fazlasıdır. Onlar bir ayrım felsefesi, bir çifte standart sistemi, bir hiyerarşi inşa ediyorlar. Bir yanda akışkan, dokunulmaz, kutsal sayılan sermaye; diğer yanda kontrole tabi, şüpheli, vesikalandırılması gereken milyonlarca masum insan.

Bu ayrım bariz bir şekilde somut ve acımasızdır. Yatırımcı için sınır, altın varaklı bir davetiyedir. Bir düşünür için ise sorgulamanın soğuk metal dedektörüdür. Bir bavul dolusu banknot, hiçbir gümrük memurunun ahlaki kaygısını harekete geçirmezken, aynı bavula sıkıştırılmış kitaplar güvenlik protokollerini tetikleyebilir. Paranın lekesiz geçişine izin verilirken, fikrin "tehlikesine" karşı dikenli teller örülür. En güvenlikli ülkelerde bile neredeyse her gün mafya iç çatışmaları haberlerini okuyoruz. Ben henüz bir mafya lideri veya üyesinin sınırdışı edildiğine dair bir haber okumadım. Ama Avrupa ülkelerinden sınır dışı edilip menşe ülkede tutuklanan onlarca siyasi mültecinin varlığını biliyorum.

Aragon ne de doğru demiş: "Bu dünyada sınırlar var, aşkın geçemediği, insanların koyduğu o saçma çizgiler, kan ve gözyaşıyla çizilmiş." Evet, bu çizgiler kan ve gözyaşıyla çizildi. Sermaye bu çizgilerden asla acı çekmez. Acı çeken, seven insan, düşünen insan, sığınmak isteyen insandır.

Ve sınırlar artık sadece yeryüzünü bölmüyor. Şair Sohrab Sepehri, bir şiirinde "Nereye gidersem gideyim, gökyüzü benimdir" der. O özgür ruh, o sınırsız mavi şimdi parsel parsel satılıyor. Uydu yörüngeleri, dijital depolama alanları hepsi fiyat etiketine sahip. Özgürlük artık sınırları ödediğimiz paranın miktarı ile sınırlı bir abonelik paketi, bir frekans bandı lisansı, bir yatırımcı vizesi kadar somut ve satın alınabilir. Gökyüzünün mavisi bile özelleştirilebilir oldu.

Umut, sınırların mutlaklığına direnen o görünmez ama yok edilemez gerçekliklerde mi? Sermaye sınırları aşar, doğru. Ama düşünce sınırları yok eder. Bir felsefi fikir vize sorgulamasına tabi değildir, zihinlerde dolaşır. Ama bence en önemlisi bir insanın diğerine uzattığı el, hiçbir gümrük tarifesine girmez.

Aragon'un sınırı aşmak isteyen aşkı ve Sepehri'nin bir zamanlar sahip olduğu gökyüzü belki de bize şunu hatırlatır. İnsan eliyle çizilen her sınır, kırılgandır. Hiçbir nihai meşruiyeti yoktur. Çünkü gerçek zenginlik cüzdanda değil, zihinde ve kalptedir. Tarihi değiştirenler hep sınır tanımayan düşünceler, sınır tanımayan dayanışmalar, sınır tanımayan hayaller oldu.

Gökyüzü hâlâ, ona saf bir merakla bakan herkesin gözünde aynı sonsuz mavi. Ve o bakışı vergilendirmek, hiçbir gücün henüz başaramadığı az şeylerden bir tanesidir.

Belki de çağımızın en radikal direnişi bu ayrımı reddetmekte yatıyordur. İnsanı, paranın önüne koymakta ısrar etmek gerekir. Sınırlar paraya saygı duyup insanı aşağıladıkça, asıl kaybedenin insanlık olacağını bilmek gerekir. Bir gün sınırlarımızı, insanlığımızın değerine göre mi çizeceğiz, yoksa sahip olduklarımızın fiyat etiketine göre mi?

Bu sınırlı satırları yazarken fark ettim ki, kendisinden başka bir şey ile var olan her bir şey doğal bir sınıra muhtaçtır. Kendisinden başka bir şeyle var olan her şey, o şeyin çizdiği çerçeveye mahkûmdur. Dayandığı ölçüde vardır ve dayandığı ölçüde sınırlıdır. Çünkü bağımlılık, beraberinde bir hudut getirir. Başkasına yaslanan, başkasının belirlediği yerde durur. Bu nedenle sınır, muhtaç olmanın zorunlu sonucudur.

Oysa varlığı kendinden olan, var olmak için dışarıya dönmek zorunda değildir. Kendini başka bir şeyle tamamlamaz; eksik olduğu için değil, olduğu için vardır. Böyle bir varlık için sınır, dışarıdan dayatılan bir çizgi değil, içeriden doğan bir ölçüdür. Sınır ona verilmez; o, sınırını kendi özünden kurar.

Sevgi tam da bu nedenle sınıra muhtaç değildir. Çünkü sevgi, kendisinden başka hiçbir şeye dayanarak var olmaz. Karşılıkla başlamaz, koşulla büyümez, onayla sürmez. O, bulunduğu her yerde kendisini yaşayabilen bir varoluş hâlidir. Kendi kaynağıdır, kendi ölçüsüdür ve kendi bütünlüğüdür. Bu yüzden sevgi, sınırını dışarıda aramaz; sınırını kendi içinde taşır. Ve kendisine yettiği için, bulunduğu her yerde tamdır.

                        Jîr Jan Amedî



122 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Paylaş Tuşunun Altında Ne Var - 26/04/2026
Gerçeği bulanıklaştıran gölgeler arasında yolu bulabilmek, hâlâ insanın elinde olan en kıymetli yetenektir.
Devletsiz Milletler Nezdinde BM ya da Sessizliğin Kurumu - 18/03/2026
Kuruluş vaadi halkları korumaktı ama devlet egemenliğine mahkum olan BM, mazlumların feryadını duymayan bir kulübe dönüştü. Kanı durduramayan, bütçesini mağdurların vergileriyle finanse eden bu yapı, zalimlerin kapısında bekleyen bir figüran gibi
Mülteciler ve Uluslararası Koruma Rejimindeki Ayrımcı Uygulamalar - 18/03/2026
Bürokrasinin bir terör biçimine dönüştüğü, hukukun ise bu terörü meşrulaştıran bir araç haline geldiği bir durumdan bahsediyorum. BM ve AİHM kararları dahi, bu devasa makinenin çarklarını durdurmakta çoğu zaman yetersiz kalmaktadır.
Li ser rêdîtineke çareseriya pirsgirêka Kurdistan - 14/03/2026
Ji bo Konferansa Îslamê Ya Kurdîstanî
EINE BETRACHTUNG ÜBER GRENZEN - 04/03/2026
Alles, was durch etwas anderes existiert, ist notwendigerweise begrenzt – denn Abhängigkeit bringt eine Grenze mit sich. Nur das, was aus sich selbst ist, trägt sein Maß in sich. Liebe aber gründet nicht im Außen: Sie ist ihre eigene Quelle, ihre eig
Binasaziyên veşartî yên hişê me : Endezyarên civakê û Metafor

 - 02/03/2026
Dema em gotineke nuh bibihîsin, li hemberî her buyerê ku em rast tên, em neçar in ku bertekên rast bidin. Ku ne wisa be,  binesazên jiyana me, wê weke xwe jiyana me lihev bînin. Heke em bibin mirovên  din, em ê tu carrî  nebin xwe, ango ‘ez’a deq. He
Di navbera tiralî û çalakiyê de: Hêvî - 02/03/2026
Lê xizanî, ji mere zêdeyî şermê tu tiştekî nehiştibû.
Hêza Metaforan An Jî Di Şibandinê De Şaşiyeke Mezin Heye - 02/03/2026
Metaforên nav malbatî û jiyana civakî jî zor girîng in. Akademîsyen ji bo xwendekarên xwe divê metaforên qenc bikar bînin. Rêvebir, ji bo serwextkirina xebatkar û rêxistinên ku rêveberiya wan dikin divê metaforên rast bikar bînin.
TEVGERÊN SIVÎL - 02/03/2026
Civakên sivîl, medenî, bajarî, şarmend an şarezar peyva ku di serî de tê gotin civak e. Wisa be pêşî dibê em zanibin civak çi ye û em ê yeko yeko li ser biwêjan herin.
 Devamı