• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Jîr Jan Amedî
jirjanamedi@gmail.com
Devletsiz Milletler Nezdinde BM ya da Sessizliğin Kurumu
18/03/2026

Birleşmiş Milletler (BM), kuruluş felsefesi itibarıyla uluslararası barış ve güvenliği tesis etmek, insan haklarını evrensel düzeyde korumak ve halkların kendi kaderini tayin hakkını güvence altına almak gibi yüksek ideallerle donatılmış bir örgüttür. Ancak bu iddialı hedefler, örgütün fiili işleyişinde devlet egemenliğini mutlaklaştıran bir yapıyla çelişir. Özellikle devleti olmayan halklar açısından BM, ne temsil ne de koruma işlevini yerine getirebilmektedir. Bu durum, örgütün meşruiyetini ve saygınlığını derinden sarsmaktadır. Saygınlık, bir halkın varlığının ve haklarının tanınmasıyla doğrudan ilişkilidir. BM'nin yapısal körlüğü, devletsiz halkları uluslararası toplumun görünmezleri haline getirirken, bu halklar nezdinde örgütün ahlaki otoritesini de anlamsızlaştırmaktadır.

BM sistemi, temel olarak devletleri muhatap alır. Örgütün tüm organları, Güvenlik Konseyi'nden Genel Kurul'a kadar, üyeliği devletlerle sınırlandırmıştır. Bu durum, BM Antlaşması'nın 1. maddesinde açıkça ifade edilen "halkların kendi kaderini tayin hakkı" ilkesiyle taban tabana zıttır. Zira kendi kaderini tayin hakkı, teorik olarak halklara tanınmış bir hak olmasına rağmen, pratikte bu hakkın kullanımı tamamen devletlerin insafına bırakılmıştır. Devletler, kendi egemenlik alanları içindeki halkların bu hakkını tanımak bir yana, çoğu zaman bu tür talepleri bastırmak için BM mekanizmalarını da kullanabilmektedir. Örneğin, BM İnsan Hakları Konseyi'nde devletler, kendi insan hakları ihlallerini gizlemek veya müttefiklerini korumak için oylama blokları oluşturabilmekte, devletsiz halkların sesi ise bu siyasi pazarlıkların gürültüsünde kaybolup gitmektedir.

Kürt halkı, bu yapısal adaletsizliğin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur. Yaklaşık 50 milyonluk nüfusuyla dünyanın en büyük devletsiz halkı olan Kürtler, Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş durumdadır. Tarihsel olarak, 1920 Sevr Antlaşması Kürtlere “kaderini belirleme hakkı” tanımışken, 1923 Lozan Antlaşması bu hakkı geri alarak Kürtleri yeni kurulan ulus-devletlerin sınırları içinde eritmeyi hedeflemiştir. Bu tarihsel kırılma, Kürtlerin anayasal ve kültürel haklardan yoksun bırakılmasının temelini atmıştır. BM ise kurulduğu 1945'ten bu yana bu duruma kayıtsız kalmış ve Kürtlerin varlığını ve taleplerini görmezden gelmiştir. Oysa ki BM, Irak'ın kuzeyinde 1991'de oluşturulan uçuşa yasak bölgeyle Kürtleri Saddam Hüseyin'in saldırılarından korumuş gibi görünse de, bu müdahale insani gerekçelerle yapılmış ve Kürtlerin siyasi statüsüne dair hiçbir kalıcı çözüm üretmemiştir. BM'nin Kürtlere yönelik bu pragmatik ve sınırlı yaklaşımı, örgütün devletsiz halklara bakışının tipik bir yansımasıdır. Bazı durumlarda acil insani krizlerde harekete geçer, ancak yapısal siyasi sorunlarda sessizliğe bürünür.

Kürtlerin maruz kaldığı bu durum, diğer devletsiz halklar için de geçerlidir. Örneğin Filistin halkı, BM nezdinde gözlemci statüsüne sahip olmasına rağmen, taraflara kalıcı ve sağlıklı çözümler önerme konusunda bir pratik göstermiyor.

Batı Sahra'da ise durum daha da vahimdir. BM, 1991'de referandum düzenlenmesi için MINURSO misyonunu kurmuş, ancak onlarca yıl geçmesine rağmen referandum hâlâ yapılamamıştır. Fas'ın işgali altındaki bölgede Sahravi halkı, BM'nin sürekli ertelemeleri ve uluslararası toplumun ilgisizliği yüzünden belirsizlik içinde yaşamaktadır. Benzer şekilde, Tibet'te Çin yönetiminin baskıcı politikalarına maruz kalan Tibetliler, BM'de seslerini duyuramamaktadır. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin Tibet'e ziyaret talepleri bile Çin tarafından sürekli engellenmektedir.

Sudan ve Yemen, BM'nin devletsiz halklar karşısındaki sessizliğinin ötesinde, doğrudan üye devletlerin toprak bütünlüğü içinde yaşanan insani felaketlerde bile örgütün nasıl çözümsüz kaldığını gösteren iki acı örnektir. Yemen'de 2015'ten bu yana süren iç savaş, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun müdahalesiyle uluslararası bir boyut kazanmış durumdadır. Birleşik Arap Emirlikleri'nin Güney Geçiş Konseyi'ne verdiği destek, ülkedeki bölünmüşlüğü derinleştirmiştir. Bu kanlı tabloda ABD ve İngiltere, koalisyona milyarlarca dolarlık silah satışı yaparak ve istihbarat desteği sağlayarak savaşın ateşini körüklemiş, BM İnsan Hakları Konseyi'nde ise Suudi Arabistan'ı kınayan karar tasarılarını engellemiş veya sulandırmıştır.

Sudan'da 2023 Nisan'ında ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında patlak veren çatışmalar, ülkeyi açlığın ve kitlesel göçün eşiğine getirmiştir. Bu çatışmanın tohumları, BM'nin Darfur'da soykırımı önleyemediği ve Sudan'ı 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasıyla baş başa bıraktığı yıllarda atılmıştır. Birleşik Arap Emirlikleri'nin Hızlı Destek Kuvvetleri'ne sağladığı lojistik destek ve Rusya merkezli Wagner Grubu'nun altın madenleri üzerinden her iki tarafla kurduğu ilişkiler, yangını büyütmüştür. BM Güvenlik Konseyi, Sudan'daki sivil ölümlerini kınamak için aylarca toplanamamış, toplandığında ise Rusya ve Çin'in vetolarıyla karşılaşmıştır. Kısacası Yemen'de İran destekli gruplar ile Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon arasında sıkışan masumlar, Sudan'da general Abdulfettah el-Burhan ile General Hemeti komutasındaki Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki iktidar mücadelesine kurban giden halk, tam da BM'nin "uluslararası barış ve güvenlik" dediği şeyin büyük devletlerin çıkar hesaplarına nasıl feda edildiğini kanıtlamaktadır. Birleşmiş Milletler, bu krizlerde tıpkı devletsiz halklara olduğu gibi sadece izlemekle yetinmiş, insani yardım çağrıları yapmaktan öteye geçememiştir.

BM, Uruguay'daki bu ağır insan hakları ihlalleri karşısında yine sessiz kalmayı tercih etti. Güvenlik Konseyi, Soğuk Savaş'ın kutuplaşması nedeniyle Latin Amerika'daki diktatörlükleri gündemine almadı; ABD, bu rejimlerin komünizmle mücadeledeki rolünü gerekçe göstererek her türlü yaptırım girişimini engelledi. BM İnsan Hakları Komisyonu 1979'da Uruguay için özel bir raportör atadıysa da hazırlanan raporlar bağlayıcılıktan yoksundu ve cunta yönetimi tarafından dikkate alınmadı. Örgütün çelişkisi, aynı yıllarda Güney Afrika'daki apartheid rejimine karşı ambargo kararları alırken, Latin Amerika'da sivillerin kaybedilmesine, işkenceye ve baskıya seyirci kalmasında açıkça görüldü. BM, 1985'te demokrasiye dönüşün ardından Uruguay'a "teknik yardım" sağlamakla yetindi, ancak diktatörlük döneminde işlenen suçların yargı önüne çıkarılması için hiçbir mekanizma işletmedi. Tıpkı Kürtlerde, Sudan'da, Yemen'de olduğu gibi Uruguay'da da BM, insan haklarının evrensel koruyucusu değil, büyük güçlerin çıkarlarına göre şekillenen bir yapının parçası olduğunu gösterdi.

Avrupa'nın ortasında yaşayan Romanlar ise, yüzyıllardır ayrımcılığa uğramalarına rağmen, BM'nin azınlık hakları mekanizmalarından yeterince yararlanamamakta, hazırlanan raporlar ise bağlayıcılıktan uzak tavsiyeler olmaktan öteye gidememektedir.

Bu noktada, ABD Başkanı Donald Trump'ın BM'ye yönelttiği eleştiriler, örgütün saygınlık sorununu farklı bir açıdan da olsa gündeme getirmiştir. Trump, BM'yi sık sık "gücünü yitirmiş" ve "reformdan geçirilmesi gereken" bir kurum olarak nitelendirmiştir. Özellikle BM İnsan Hakları Konseyi'ni İsrail'e karşı önyargılı olmakla suçlayarak 2018'de bu konseyden çekilmiştir. Trump'ın BM eleştirisi, genellikle ABD'nin ulusal çıkarlarını merkeze alan ve uluslararası çok taraflılığı küçümseyen bir anlayışa dayansa da, BM'nin yapısal zaaflarını da dolaylı yoldan ortaya sermektedir. Trump'ın "BM, İsrail aleyhtarı kararlarla dolu" söylemi, aslında BM'nin siyasi organlarında devlet bloklarının nasıl işlediğinin ve Güvenlik Konseyi'ndeki veto yetkisinin örgütü nasıl felç ettiğinin bir itirafı gibidir. Ne var ki Trump'ın önerdiği çözüm, BM'yi daha demokratik ve kapsayıcı hale getirmek değil, aksine ABD'nin tek taraflı hamleleriyle uluslararası sistemi daha da kırılganlaştırmaktır. Bu durum, devletsiz halklar açısından BM'nin zaten sınırlı olan koruyucu işlevini daha da zayıflatmış, örgütün saygınlığına yönelik sorgulamaları artırmıştır.

Çin, Türkiye ve İran ve daha birçok örnekte açıkça görüldüğü gibi, BM şemsiyesi altında varlıkları ve egemenlikleri uluslararası toplum tarafından tanınan devletler, kendi sınırları içinde yaşanan insan hakları ihlallerinde ve kitlesel krizlerde BM yetkililerini ülkelerine sokmamakta, örgütün tüm denetim ve inceleme taleplerini geri çevirmektedir. Oysa ki BM'nin kendi bütçesi, tam da bu ülkelerin mazlum halklarının alınteriyle ödediği vergilerden ve dolaylı katkılardan oluşmaktadır. Yani kurbanlardan toplanan paralarla finanse edilen bir örgüt, aynı kurbanların katillerine karşı sessiz kalmaktadır. Bu kısır döngü, BM'yi hem maddi hem de manevi açıdan çelişkilerle dolu bir yapıya dönüştürmekte, mazlumların umudu olmaktan çıkıp statükonun bekçisi haline getirmektedir.

Tüm bu tartışmaların odağında, aslında BM'nin isminde gizli bir çelişki yatmaktadır. "Birleşmiş Milletler" ifadesi, halkların birliğini çağrıştırsa da, örgütün gerçek yapısı "Birleşmiş Devletler"dir. BM, üye devletlerin oluşturduğu bir kulüptür; halklar ise ancak kendi devletleri aracılığıyla bu kulüpte temsil edilebilir. Devletsiz halklar için bu sistemde yer bulmak neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle, BM'nin evrensel insan hakları ve kendi kaderini tayin hakkı gibi normları savunma iddiası, devletsiz halkların maruz kaldığı sistematik dışlanma karşısında anlamını yitirmektedir. Örgüt, söylem düzeyinde bu hakları yüceltirken, eylem düzeyinde devlet egemenliğini mutlaklaştırarak bu hakların öznesi olan halkları görünmez kılmaktadır. Bu çelişki, BM'nin saygınlığını ve meşruiyetini derinden yaralamakta, örgütü sessizliğin ve ataletin kurumu haline getirmektedir. Devletsiz halklar için BM, vaat edilen koruyucu değil, adaletsiz dünya düzeninin meşrulaştırıcısı olarak algılanmaktadır. Bu algı değişmediği sürece, BM'nin ne saygınlığını ne de etkinliğini geri kazanması mümkün görünmemektedir.





66 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Mülteciler ve Uluslararası Koruma Rejimindeki Ayrımcı Uygulamalar - 18/03/2026
Bürokrasinin bir terör biçimine dönüştüğü, hukukun ise bu terörü meşrulaştıran bir araç haline geldiği bir durumdan bahsediyorum. BM ve AİHM kararları dahi, bu devasa makinenin çarklarını durdurmakta çoğu zaman yetersiz kalmaktadır.
Li ser rêdîtineke çareseriya pirsgirêka Kurdistan - 14/03/2026
Ji bo Konferansa Îslamê Ya Kurdîstanî
EINE BETRACHTUNG ÜBER GRENZEN - 04/03/2026
Alles, was durch etwas anderes existiert, ist notwendigerweise begrenzt – denn Abhängigkeit bringt eine Grenze mit sich. Nur das, was aus sich selbst ist, trägt sein Maß in sich. Liebe aber gründet nicht im Außen: Sie ist ihre eigene Quelle, ihre eig
EINE BETRACHTUNG ÜBER GRENZEN - 04/03/2026
Alles, was durch etwas anderes existiert, ist notwendigerweise begrenzt – denn Abhängigkeit bringt eine Grenze mit sich. Nur das, was aus sich selbst ist, trägt sein Maß in sich. Liebe aber gründet nicht im Außen: Sie ist ihre eigene Quelle, ihre eig
Hêza Metaforan An Jî Di Şibandinê De Şaşiyeke Mezin Heye - 02/03/2026
Metaforên nav malbatî û jiyana civakî jî zor girîng in. Akademîsyen ji bo xwendekarên xwe divê metaforên qenc bikar bînin. Rêvebir, ji bo serwextkirina xebatkar û rêxistinên ku rêveberiya wan dikin divê metaforên rast bikar bînin.
Di navbera tiralî û çalakiyê de: Hêvî - 02/03/2026
Lê xizanî, ji mere zêdeyî şermê tu tiştekî nehiştibû.
Di navbera tiralî û çalakiyê de: Hêvî - 02/03/2026
Lê xizanî, ji mere zêdeyî şermê tu tiştekî nehiştibû.
Binasaziyên veşartî yên hişê me : Endezyarên civakê û Metafor

 - 02/03/2026
Dema em gotineke nuh bibihîsin, li hemberî her buyerê ku em rast tên, em neçar in ku bertekên rast bidin. Ku ne wisa be,  binesazên jiyana me, wê weke xwe jiyana me lihev bînin. Heke em bibin mirovên  din, em ê tu carrî  nebin xwe, ango ‘ez’a deq. He
DAÎŞ: HÊZA TAYBET YA TIRKIYÊ, KOBANÊ: FELAT AN HELAKA ROJHELATA NAVÎN - 02/03/2026
DAÎŞ: HÊZA TAYBET YA TIRKIYÊ, KOBANÊ: FELAT AN HELAKA ROJHELATA NAVÎN
 Devamı