• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Jîr Jan Amedî
jirjanamedi@gmail.com
Mülteciler ve Uluslararası Koruma Rejimindeki Ayrımcı Uygulamalar
18/03/2026

 

Modern anlamda uluslararası mülteci koruma rejiminin kökenleri, 20. yüzyılın başlarındaki kitlesel nüfus hareketlerine ve özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında çöken imparatorlukların ardından ortaya çıkan insanlık dramlarına dayanır. Milletler Cemiyeti'nin 1921'de ilk Mülteciler Yüksek Komiserliği'ni kurmasıyla başlayan süreç, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi ile evrensel bir hukuki çerçeveye kavuşmuştur. Ancak bu sözleşme, Soğuk Savaş'ın ideolojik kamplaşmasının bir ürünü olarak, başlangıçta yalnızca Avrupa'daki olaylar nedeniyle yerinden edilmiş kişileri kapsamış; coğrafi ve zamansal sınırlamalar, sistemin kuruluşundaki ayrımcı ve araçsal mantığı gözler önüne sermiştir. 1967 Protokolü ile bu kısıtlamalar kaldırılmış olsa da, uluslararası koruma rejiminin temelindeki gerilim -evrensel insan hakları söylemi ile ulus-devlet egemenliğinin çıkarları arasındaki çelişki- varlığını bugün de sürdürmektedir.

Birleşmiş Milletler ve onun himayesinde şekillenen uluslararası koruma mekanizmaları, modern insanlık tarihinin en büyük iddialarından birini taşıyor ama maalesef durum tam da öyle değil. Savaştan, zulümden ve şiddetten kaçan insanlara bir güvence sunmak amacıyla iltica ve korunma talepleri tarih boyunca hep olmuştur. 1951 Mülteci Sözleşmesi ve ardılı olan protokoller, bu iddianın hukuki temel taşlarını oluşturur. Ancak bu taşlar, üzerine inşa edildikleri zeminin kayganlığı karşısında her geçen gün daha fazla aşınmaktadır. Bu gün karşımızda duran resim, sistemin kendi iç çelişkileriyle malul, vaat ettiği korumayı sunmaktan giderek uzaklaşan bir yapının portresi gibi duruyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (UNHCR) son yıllarda yaptığı uyarılar, özellikle Küresel Kuzey olarak adlandırılan zengin ülkelerin yükümlülüklerinden sistematik biçimde geri çekilmesinin, 1951 Sözleşmesi'ni varoluşsal bir eşiğe sürüklediğini açıkça göstermektedir. Bu sadece bir hukuk krizi değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküntünün ve uluslararası dayanışma idealinin iflasının ilanıdır.

Avrupa kıyıları, bu iflasın en dramatik sahnesidir. UNHCR ve sayısız insan hakları örgütünün belgeleri, Avrupa sınırlarında mültecilere ve göçmenlere yönelik şiddetin, kötü muamelenin ve en önemlisi "geri itme" (push-back) uygulamalarının sistematik bir karakter kazandığını ortaya koymaktadır. Bu uygulamalar, uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri olan ve işkence ya da zulüm riski altındaki bir kişinin sınır dışı edilmesini yasaklayan non-refoulement (geri göndermeme) ilkesinin açık ihlalidir. Botların denize geri sürülmesi, sığınma talebinde bulunma fırsatı tanınmadan insanların sınır dışı edilmesi, sadece hukuki metinlerin değil, insanlık onurunun da ayaklar altına alınmasıdır. Burada işleyen, hukukun üstünlüğü değil, gücün ve egemenlik anlayışının kör bir tahakkümüdür. Devletler, imzaladıkları sözleşmelere sadık kalma yükümlülüğünü, pratikte uyguladıkları şiddetli sınır politikalarıyla etkisizleştirmekte, hukuku bir araç olmaktan çıkarıp bir engele dönüştürmektedir.

Bu durum, uluslararası koruma rejiminin normatif zemininin ne denli kırılgan olduğunu gözler önüne sermektedir. Birleşik Krallık ile Fransa arasında varılan "one in, one out" şeklindeki iltica politikası, bu kırılganlığın somut bir tezahürüdür. BM uzmanlarının dahi insan hakları hukukuna aykırılık teşkil edebileceği ve zalimce muamele riski taşıdığı konusunda uyarıda bulunduğu bu tür ikili anlaşmalar, sorumluluğun uluslararası dayanışma yerine pazarlık konusu haline geldiğini göstermektedir. Mülteciler, bu pazarlığın nesneleri, iki devlet arasında sıkışıp kalmış durumdadırlar. Akdeniz'de denizde geri itilen mültecilerin çığlıkları, uluslararası hukukun sessizliğine karışır adeta. Polonya'nın Belarus sınırında Afgan mültecileri geri ittiği iddiaları üzerine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun başlattığı soruşturmalar, ihlallerin yalnızca güney sınırlarıyla sınırlı kalmadığını, tüm kıtayı saran bir norma dönüştüğünü işaret etmektedir. Bu örneklerin her biri, sistemin sadece zayıf değil, aynı zamanda derin bir ikiyüzlülük içinde olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Söz konusu İsviçre ve Almanya gibi Avrupa'nın göbeğindeki ülkeler olduğunda, mültecilerin "sudan sebeplerle" geri gönderilmesi meselesi, bu ikiyüzlülüğün en somut fotoğraflarından birini sunar. Bu fotoğraf, hukuk devleti görüntüsü altında işleyen bir keyfiliğin, bürokratik soğukkanlılıkla nasıl hayatları kararttığını gözler önüne serer. İsviçre'de Devlet Göç Sekreterliği (SEM) tarafından alınan kararlar, bazen bir memurun önündeki dosyaya bakış açısına, bazen de bir ülke hakkındaki yüzeysel bir "güvenlik" değerlendirmesine endekslenebilmektedir. Bir iltica görevlisinin yorumu, bir mültecinin hayatına mal olabilmektedir. Bu, bürokrasinin soğuk yüzünün insan kaderi üzerindeki tahakkümünün trajik bir ifadesidir.

İsviçre'nin Türkiye'ye geri gönderdiği mültecilerin sınırdan geçer geçmez tutuklandığı vakalar, uluslararası koruma rejiminin teorik vaatleri ile acımasız pratikleri arasındaki uçurumun en somut ve trajik delillerinden birini teşkil etmektedir. İsviçre Mülteci Yardımı Örgütü (SFH) ve Demokratik Hukukçular Derneği'nin belgelediği en az on iki ayrı vakada, İsviçre makamlarının "güvenli ülke" addederek geri gönderdiği sığınmacılar, Türkiye'ye ayak basar basmaz gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. İnsan hakları örgütleri ve sivil toplum kuruluşları, bu geri göndermelerin durdurulması ve İsviçre'nin uygulamalarını gözden geçirmesi çağrısında bulunduğunda ise, İsviçre Devlet Göç Sekreterliği'nden (SEM) gelen yanıt, sistemin bürokratik soğukkanlılığını ve ahlaki körlüğünü gözler önüne seren niteliktedir. Yetkililer, bu kişilerin Türkiye'de tutuklanmasını "olağan" ve "Türkiye'nin iç hukukunun bir gereği" olarak nitelendirerek sorumluluğu üzerinden atmış, asıl meselenin İsviçre'nin geri gönderme kararının hukuka uygunluğu değil, Türkiye'nin adalet sisteminin işleyişi olduğunu ima etmiştir. Oysa bu akıl yürütme, uluslararası hukukun en temel ilkesi olan geri göndermeme (non-refoulement) yükümlülüğünün anlamını tamamen ters yüz etmektedir. Bir devlet, sınır dışı ettiği kişinin varış ülkesinde işkence, zulüm ya da adil olmayan bir yargılama riski altında olacağını biliyor ya da bilmesi gerekiyorsa, bu riskin kaynağının o ülkenin "iç hukuku" olması hiçbir hukuki ve insani mazeret teşkil etmez. İsviçre'nin bu savunması, uluslararası koruma rejiminin ruhuna işlemiş olan dayanışma ve insan onuruna saygı ilkelerini ayaklar altına almaktadır. Bu davranış bir insanın hayatını, prosedürlerin soğuk işleyişine ve sorumluluğu başka bir devletin insan hakları ihlallerine yıkarak aklama çabasından başka bir anlam taşımamaktadır. Bu tutum, bürokrasinin bir terör biçimine dönüştüğü, hukukun ise bu terörü meşrulaştıran bir araç haline geldiği bir durumun en vahim tezahürüdür.

Ben Türkiye’den örnek verdim ama dünyanın birçok bölgesinde onlarca benzer vakıalara rastlayabilirsiniz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 2020 yılında verdiği bir kararla tescillenmiştir. Mahkeme, eşcinsel bir Gambiyalı göçmeni ülkesine geri gönderme kararı alan İsviçre'yi insan hakları ihlalinden mahkûm etmiştir. İsviçre makamları, bu kişinin sığınma talebini, "ülkeye yeteri kadar uyum sağlamadığı" ve üstelik "eşcinsellerin koşullarının Gambiya'da düzeldiği" gibi hayatın olağan akışıyla ve insan hakları raporlarıyla taban tabana zıt gerekçelerle reddetmiştir. AİHM'in bu kararı, sadece İsviçre'yi mahkûm etmekle kalmamış, aynı zamanda ulusal makamların "güvenli ülke" ya da "kabul edilebilir koşullar" tanımının ne kadar sübjektif ve hatta önyargılı olabileceğini de ortaya koymuştur. Burada işleyen mantık, mültecinin anlattıklarını değil, devletin inşa ettiği soyut ve çoğu zaman gerçeklikten kopuk bir "ülke profili"ni esas alan bir bürokratik körlüktür.

Almanya ise bu tabloya farklı bir veçheden dahil olmaktadır. Ülke, sığınmacıların menşe ülkelerini "güvenli" ilan ederek geri gönderme süreçlerini hızlandırma yoluna gitmektedir. Başbakan Friedrich Merz'in Suriye özelinde yaptığı "iç savaş bitti, artık onları geri göndermeye başlayabiliriz" açıklaması, bu zihniyetin en üst perdeden dışavurumudur. Oysa Rojava’da hâlâ çatışmalar sürerken, ülkenin büyük bir kısmı enkaz altındayken ve halkın büyük çoğunluğu insani yardıma muhtaçken, böyle bir "güvenli ülke" tanımı yapmak, siyasi bir söylemden öte, insani bir felaketi görmezden gelmektir. Kaldı ki, bu kararların verildiği dönemde ülkenin bir çok yerinde kitlesel katliamlar yapılıyordu. Alman mahkemeleri de bu söyleme ayak uydurarak, Düsseldorf İdare Mahkemesi örneğinde olduğu gibi, "Şam ve Lazkiye'de şiddet seviyesinin ciddi tehdit oluşturmadığı" gerekçesiyle sığınma taleplerini reddedebilmektedir. Bir bölgenin ya da bir şehrin durumuna bakarak tüm ülke hakkında böyle bir yargıya varmak, iltica hukukunun bireysellik ilkesini tamamen yok sayan, toptancı ve indirgemeci bir yaklaşımdır. Avrupa Adalet Divanı'nın (AAD) 2025 Ağustos'unda verdiği bir karar, sistemin bu keyfi işleyişine set çekme çabası olarak okunmalıdır. Mahkeme, bir ülkenin "güvenli" sayılabilmesi için tüm nüfusun siyasi, etnik, dini ya da cinsel yönelime dayalı zulüm ve ayrımcılıktan korunması gerektiğine ve bu değerlendirmeye dayanak oluşturan tüm kaynakların şeffaf biçimde açıklanması zorunluluğuna hükmetmiştir. Bu karar, Almanya'nın Hindistan, Fas, Tunus gibi ülkeleri "güvenli kaynak ülke" listesine ekleme planlarını hukuki bir riske sokmuştur. Zira bu ülkelerdeki insan hakları ihlalleri ve ayrımcılık pratikleri ortadayken, böyle bir genelleme yapmak, AAD'nin çizdiği çerçeveye takılma tehlikesi taşımaktadır. Ancak mahkeme kararları dahi, devletlerin geri gönderme konusundaki kararlılığını kırmaya yetmemektedir. Hükümetler bu kararları "siyasete müdahale" olarak nitelendirip reformlarla mahkeme kararlarını aşmanın yollarını aramaktadır.

Tüm bu örnekler, bir iltica görevlisinin masasında aldığı kararın, bir insanın ölümle yaşam arasındaki çizgide nerede duracağını belirlediği bir sistemi işaret etmektedir. Bir memurun "ülkeniz artık güvenli" yorumu, savaştan kaçmış birini yeniden savaşın ortasına gönderebilmektedir. Bir başkasının "uyum sağlayamadınız" gerekçesi, bir insanın cinsel kimliği nedeniyle öldürüleceği bir ülkeye sınır dışı edilmesine yol açabilmektedir.

Bürokrasinin bir terör biçimine dönüştüğü, hukukun ise bu terörü meşrulaştıran bir araç haline geldiği bir durumdan bahsediyorum. BM ve AİHM kararları dahi, bu devasa makinenin çarklarını durdurmakta çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Alınan mahkumiyet kararları, sembolik tazminatlarla geçiştirilirken, sistem aynı şekilde işleyişine devam etmektedir.

Bu yapısal krizin en kurumsallaşmış ve görünmez şiddet üreten araçlarından biri de kuşkusuz Dublin Sistemi'dir. Bu sistem ya da rejim, iltica başvurularının incelenmesinden sorumlu ülkeyi belirleme iddiasıyla yola çıkmış, ancak pratikte Avrupa'nın dayanışma ilkesini sistematik olarak tasfiye eden bir mekanizmaya dönüşmüştür. Sistemin kalbinde yatan "ilk giriş ülkesi" kuralı, coğrafi kaderci bir yaklaşımla, mülteci krizinin yükünü Avrupa'nın çevresindeki birkaç ülkenin sırtına yıkmaktadır. İtalya, Yunanistan ve İspanya gibi sınır ülkeleri, orantısız bir sorumluluk altında ezilirken, isviçre gibi ekonomik ve politik açıdan güçlü devletler, sistemin bu adaletsiz yapısından dolaylı olarak faydalanmakta, neredeyse hiçbir sorumluluk üstlenmemektedir. Bu durum, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerin ulusal iltica sistemlerini çöküşün eşiğine getirmiştir. Avrupa Sayıştayı'nın tespitleriyle de teyit edildiği üzere, Yunanistan ve İtalya, Avrupa'nın "cephe hattı" ülkeleri olarak orantısız biçimde yüklenmiş, temiz su, barınma ve hijyen gibi en temel ihtiyaçların dahi karşılanamadığı insanlık dışı koşullarla baş başa bırakılmıştır. Medeniyetin kalbi dedikleri şehirlerin sokaklarında hiçbir güvenceleri olmayan binlerce mülteci yaşamaktadır.

Dublin Sistemi'nin trajedisi yalnızca yükün adaletsiz dağılımıyla sınırlı değildir. Sistem mültecileri birer hukuki prosedür nesnesine, siyasi pazarlık konusuna dönüştürmüştür. Mültecilerin, koruma arayışlarında nerede yaşayacaklarını seçme özgürlükleri ellerinden alınmış, insani tercih hakları gasp edilmiştir. Ukraynalı mülteciler için geçici koruma direktifi kapsamında uygulanan serbest dolaşım ve sorumluluk paylaşımı modeli, sistemin aslında alternatif bir şekilde işleyebileceğinin en somut kanıtıdır. Mültecilere hareket özgürlüğü tanıyarak dayanışmayı onların tercihleri üzerinden örgütleyen bu model başarılı olmuşken, Yeni Göç ve İltica Paktı ile getirilen düzenlemeler, mültecileri sistemin dışına itmeye, onları "hibrit tehdit" unsuru olarak kodlamaya devam etmektedir. Bu sistem "sudan sebeplerle", bir insanın hayatını ve güvenliğini, bir prosedürün soğuk ve mekanik işleyişine feda etmektir.

Dijital çağın vaatleri, bu insani krize çözüm üreteceği yerde, onu daha da derinleştiren, görünmez ama her yerde hazır ve nazır bir gözetim mimarisi inşa etmiştir. "Akıllı sınırlar" ve dijital göç yönetimi vaadiyle sunulan teknolojiler, pratikte ayrımcılığı ve dışlamayı sistematize eden, hatası affedilmeyen mekanizmalara dönüşmüştür. Avrupa sınırları, insansız hava araçları, kameralar ve biyometrik veri toplama sistemleriyle donatılmış birer "dijital kale" haline gelirken, bu teknolojilerin test edildiği denekler ise mültecilerdir. Eurodac, Schengen Bilgi Sistemi ve Vize Bilgi Sistemi gibi devasa veri tabanları, mültecileri adeta birer "şüpheli" konumuna indirgemekte, polis ve sınır otoritelerine vatandaşlar için dahi uygulanmayan bir gözetleme yetkisi vermektedir. Lüksemburg Üniversitesi'nden siber güvenlik profesörü Niovi Vavoula'nın vurguladığı gibi, bu sınır gözetleme teknolojileri tamamen gereksizdir ve olması gerekenden çok daha ileri gitmektedir; sığınmacıların temel hakları sistematik biçimde göz ardı edilmektedir .

Bu dijital gözetim mimarisinin yarattığı en büyük risklerden biri, biyometrik verilerin paylaşımı ve bu verilerin kötüye kullanımıdır. Birleşik Devletler'in 2011'den beri uyguladığı Biyometrik Kimlik Transnasyonel Göç Uyarı Programı (BITMAP) kapsamında, Kolombiya, Panama, Honduras, El Salvador, Guatemala ve Meksika dahil en az 18 Latin Amerika ülkesi, ABD ile parmak izi, yüz görüntüsü ve iris taraması gibi biyometrik verileri paylaşmaktadır . Bu anlaşmalar, organize suçla mücadele gerekçesiyle meşrulaştırılsa da, pratikte gözetimi pekiştirmekte, sınır dışı işlemlerini hızlandırmakta ve sığınma başvurularına erişimi engellemektedir. Dahası, ABD İç Güvenlik Bakanlığı tarafından yönetilen ve 280 milyondan fazla profil içeren HART (Homeland Advanced Recognition Technology) veri tabanı, yurtdışından aldığı verilerin kalitesi üzerinde yeterli denetim olmaksızın çalışmaktadır. Başka bir ülkede "düzensiz göçmen" ya da "ilgi duyulan kişi" olarak kaydedilmiş bir birey, bu sınıflandırmaya itiraz etme şansı olmaksızın sistem tarafından işaretlenebilmektedir. Yapay zeka destekli RAVEn sistemi gibi uygulamalar, bireyleri suç faaliyeti şüphesiyle etiketleyerek, göçmenlerin temel hukuki süreç haklarını ihlal eden keyfi kararların meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

Avrupa'da da durum farklı değildir. Ekim 2025'ten itibaren uygulamaya konulan Giriş/Çıkış Sistemi (EES), üçüncü ülke vatandaşlarından yüz taraması ve parmak izi toplayarak, gözetimi olağanlaştıran yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Dijital haklar örgütü EDRi'den Chloé Berthélémy'nin "kaygan zemin etkisi" olarak adlandırdığı bu süreçte, teknolojiler önce toplumun marjinal kesimleri üzerinde denenmekte, ardından tüm nüfusa yaygınlaştırılmaktadır. Warwick Üniversitesi'nden Derya Özkul'un belirttiği gibi, birçok AB ülkesinde yetkililerin mültecilerin telefonlarını tarayarak nereden geldiklerini tespit etmesi neredeyse "normalleştirilmiş" durumdadır; oysa bu tür teknikler günlük polislik faaliyetlerinde kabul edilemezken, Almanya'nın en yüksek idare mahkemesi bunun yalnızca son çare olarak kullanılması gerektiğine hükmetmiştir .

Yunanistan'da yaşananlar, dijital gözetimin nasıl bir insan hakları ihlali aracına dönüşebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Geçtiğimiz yıl, Helen Veri Koruma Otoritesi, Göç ve İltica Bakanlığı'na, sığınmacıların kabul ve barınma tesislerinde invaziv teknolojiler kullandığı gerekçesiyle rekor düzeyde 175.000 euro para cezası kesmiştir. Dijital haklar grubu Homo Digitalis'in şikayeti üzerine başlatılan soruşturma, devletin en savunmasız durumdaki insanlar üzerinde kurduğu gözetim mekanizmasının boyutlarını gözler önüne sermiştir. Ne var ki, personel yetersizliği ve bütçe kısıtları nedeniyle bu tür ihlallerin soruşturulması yıllar almaktadır.

Türkiye'de yaşanan veri ihlali faciası ise, mültecilerin dijital kırılganlığının hangi boyutlara ulaşabileceğini gözler önüne sermiştir. 2024 yılının ortalarında, Türkiye'de yaşayan yaklaşık 3 milyon Suriyeli mültecinin kişisel bilgileri sızdırıldı. 14 yaşındaki bir çocuğun sosyal medya üzerinden yaydığı bu veriler, zaten kırılgan durumdaki bir topluluğa yönelik yabancı düşmanlığını ve şiddeti artırmaya yeterdir. İnsani yardım kuruluşlarının hizmet sunumunu iyileştirmek amacıyla topladığı bu veriler, yeterli güvenlik önlemleri alınmadığında, koruma amaçlı bir araç olmaktan çıkıp baskı aracına dönüşebilmektedir .

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da da benzer bir tablo hakimdir. Lübnan'da 2004'ten 2018'e kadar müzakere edilen veri koruma yasası, yürürlüğe girdiğinde dahi kamu ve özel sektördeki verileri yönetme ve güvence altına alma konusunda yetersiz kalmıştır.

Ürdün'de Dünya Gıda Programı ve UNHCR'nin İngiliz IrisGuard firması aracılığıyla uyguladığı iris tarama teknolojisi, mültecilere nakit ve gıda dağıtımını hızlandırma vaadiyle sunulurken, son derece hassas biyometrik tanımlayıcıları tek bir firmanın sisteminde merkezileştirerek ciddi riskler barındırmaktadır. Mülteciler, temel yardıma erişebilmek için biyometrik verilerini vermekten başka seçenekleri olmadığını hissederken, sivil toplum örgütleri, şeffaf olmayan veri toplama uygulamalarının gelecekteki politika değişikliklerine veya veri ihlallerine karşı hiçbir güvence sunmadığını vurgulamaktadır .

Tüm bu örnekler, uluslararası koruma rejiminin, teorik vaatler ile acımasız pratikler arasında giderek derinleşen bir uçurumla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. BM sözleşmelerinin sayfalarında yazılı olan evrensel koruma ideali, devletlerin ulusal güvenlik söylemleriyle örülü sert sınır duvarlarına ve dijital gözetim ağlarına çarparak parçalanmaktadır. Dublin Sistemi'nin ilk giriş ülkesi kuralı, sorumluluğu adaletsizce dağıtırken, dijital sınır teknolojileri, yüz tanıma sistemlerindeki ırksal önyargılar nedeniyle siyah tenli insanların sığınma başvurularını engelleyebilmektedir. Ayrıca telefon taramaları ve biyometrik veri toplama uygulamaları, mültecileri "şüpheli" konumuna indirgemektedir. Bir memurun "ülkeniz artık güvenli" yorumu, savaştan kaçmış birini yeniden savaşın ortasına gönderebilmekte; bir başkasının "uyum sağlayamadınız" gerekçesi, bir insanın cinsel kimliği nedeniyle öldürüleceği bir ülkeye sınır dışı edilmesine yol açabilmektedir.

Bu durum, sistemin basit bir reformla düzeltilebilecek arızalardan mustarip olmadığını; aksine, mevcut uluslararası düzenin egemenlik, güvenlik ve insan hakları arasındaki kurucu çelişkilerin bir sonucu olduğunu ortaya koymaktadır. Sınır politikalarının giderek sertleşmesi, geri itme vakalarının rutinleşmesi, Dublin Sistemi'nin yarattığı adaletsiz yük dağılımı ve dijital gözetimin ayrımcı uygulamaları, uluslararası koruma mevzuatının pratikte büyük ölçüde işlevsiz kaldığını göstermektedir.

- Bu çelişkilerle yüzleşmeden,

- Devletleri bağlayıcı yaptırım mekanizmaları oluşturmadan,

- Dijital teknolojilerin kullanımında şeffaflık ve hesap verebilirliği sağlamadan

- ve en önemlisi, mülteciyi bir "yük" ya da "tehdit" olarak gören zihniyeti dönüştürmeden atılacak her adım, insanlığın ortak vicdanında açılan bu yarayı sarmaya yetmeyecektir. Sistem korumuyorsa, korunması gereken insanlıktır.





109 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

Devletsiz Milletler Nezdinde BM ya da Sessizliğin Kurumu - 18/03/2026
Kuruluş vaadi halkları korumaktı ama devlet egemenliğine mahkum olan BM, mazlumların feryadını duymayan bir kulübe dönüştü. Kanı durduramayan, bütçesini mağdurların vergileriyle finanse eden bu yapı, zalimlerin kapısında bekleyen bir figüran gibi
Li ser rêdîtineke çareseriya pirsgirêka Kurdistan - 14/03/2026
Ji bo Konferansa Îslamê Ya Kurdîstanî
EINE BETRACHTUNG ÜBER GRENZEN - 04/03/2026
Alles, was durch etwas anderes existiert, ist notwendigerweise begrenzt – denn Abhängigkeit bringt eine Grenze mit sich. Nur das, was aus sich selbst ist, trägt sein Maß in sich. Liebe aber gründet nicht im Außen: Sie ist ihre eigene Quelle, ihre eig
EINE BETRACHTUNG ÜBER GRENZEN - 04/03/2026
Alles, was durch etwas anderes existiert, ist notwendigerweise begrenzt – denn Abhängigkeit bringt eine Grenze mit sich. Nur das, was aus sich selbst ist, trägt sein Maß in sich. Liebe aber gründet nicht im Außen: Sie ist ihre eigene Quelle, ihre eig
Hêza Metaforan An Jî Di Şibandinê De Şaşiyeke Mezin Heye - 02/03/2026
Metaforên nav malbatî û jiyana civakî jî zor girîng in. Akademîsyen ji bo xwendekarên xwe divê metaforên qenc bikar bînin. Rêvebir, ji bo serwextkirina xebatkar û rêxistinên ku rêveberiya wan dikin divê metaforên rast bikar bînin.
Di navbera tiralî û çalakiyê de: Hêvî - 02/03/2026
Lê xizanî, ji mere zêdeyî şermê tu tiştekî nehiştibû.
Di navbera tiralî û çalakiyê de: Hêvî - 02/03/2026
Lê xizanî, ji mere zêdeyî şermê tu tiştekî nehiştibû.
Binasaziyên veşartî yên hişê me : Endezyarên civakê û Metafor

 - 02/03/2026
Dema em gotineke nuh bibihîsin, li hemberî her buyerê ku em rast tên, em neçar in ku bertekên rast bidin. Ku ne wisa be,  binesazên jiyana me, wê weke xwe jiyana me lihev bînin. Heke em bibin mirovên  din, em ê tu carrî  nebin xwe, ango ‘ez’a deq. He
DAÎŞ: HÊZA TAYBET YA TIRKIYÊ, KOBANÊ: FELAT AN HELAKA ROJHELATA NAVÎN - 02/03/2026
DAÎŞ: HÊZA TAYBET YA TIRKIYÊ, KOBANÊ: FELAT AN HELAKA ROJHELATA NAVÎN
 Devamı